“İnsan nerede yaşayacağını nasıl seçer?

Hangi şehir? Hangi semt? Hangi sokak?

Ya da hangi yarım küre?

Afrika’da? Belki Güney Kore ya da Fransa’da?

Herkesin rotası evine çıkıyormuş;

Peki, evimiz nerede?”

Bu sözler fotoğrafçı Dilan Bozyel’in ‘Paris-Beyrut Mutluluk Hattı’ kitabından… Bozyel, yaşayacağı, daha doğrusu mutlu olacağı şehri fotoğraflayarak arıyor. İlk durak Paris ve Beyrut hattı… İki şehirden fotoğraflar, anılar, önyargılar, sürprizler hepsi bu kitabın konusunu oluşturuyor. Hayatın getirdiklerinin ardından “Önyargılarımın yarattığı kuralları Eyfel Kulesi’nin önündeki çöp kutusuna attım” diyen Bozyel, fotoğraflar eşliğinde mutlu olacağı şehri aramaya devam edecek. Bize de yayınlayacağı kitaplarla eşlik etmek düşecek.

Haberin Devamı

Sahi, bizim evimiz neresi

-Diyarbakır – İstanbul – Londra ve tekrar İstanbul hattında geçmiş hayatınız. Nasıl bir yolculuktu bu? Dilan Bozyel’in bugünkü üretimlerine nasıl katkılar sağladı?

Bir de üstelik (Kıbrıs) Limasollu anne ve Liceli babanın dört çocuğundan biri olmak! Farklılıkların aynılığı ile kültür ve medeniyet çeşitliliğini bir elekten geçirerek hayata manevi açıdan zengin bir bakış açısı, dolayısıyla zengin bir sanat üretim disiplini kattım hayatıma tutamlar halinde.

-İstanbul’u merkez noktası yaparak tüm dünyada çalışmalar yapıyorsunuz, projelerde yer alıyorsunuz… İstanbul’un bu konuda nasıl avantajları var sizin için?

İstanbul benim için pergelin sabit ucu. Hem mesafelerin orta noktası hem de iş hayatımın atar damarı olduğu için yaşamımda bir süredir kolaylık sağlıyor. Bir yandan da bu şehirde Anadolu kültüründen kopmadan, batı medeniyetine yakın yaşamak bakış açımı dinamik ve üretken kılıyor.

-“Ya hep gitmek istiyorum ya da hep kalmak. Bu beni kimi zaman yoruyor” demişsiniz kitabınızın giriş sayfalarında… Bir yanda kalıp güvenli alandan çıkmamanın rahatlığı, diğer yanda perili arazilerin keşfi… Mutlaka biri daha ağır basıyordur? Hangisi?

Perili arazilerin çağrısı aklımı kaplıyor çoğu zaman. Yabani bir içgüdü bu sanırım, keşfetmek veya seyyahlık kendimi daha güvende hissetmemi sağlıyor. Güvenli alanı mekân ve boyut olarak tanımlamıyorum çünkü.

Haberin Devamı

Sahi, bizim evimiz neresi

“Siyah-beyaz fotoğraf izleyiciyi oyalamaz”

-‘Fotoğraflar neden siyah – beyaz?’ diye soracaktım ancak siz cevaplamışsınız. Sıkıcı sessizliği aniden bölen bir öksürüğe benzetmişsiniz siyah – beyaz fotoğrafları. Bunu biraz açar mısınız… Siyah – beyazın daha ağır olduğu düşünülür genelde çünkü. Sizin yüklediğiniz anlam daha canlı daha renkli hissettiriyor.

Siyah-beyaz fotoğraflar, derdini dikkat dağıtmadan vurgular. Tahminimce, "Daha ağır" tanımınız siyah-beyaz fotoğrafların geçmiş zamanı bugüne taşımasından kaynaklanıyor. Algımıza, dramatik ifadeli birçok siyah-beyaz fotoğraf kodlanmış olduğu için pozitif ya da negatif bir önyargınız oluşmuş olabilir. Oysa; kalabalığı, uyumsuzluğu ve hatta belirsizliği ortadan kaldırır bu iki renk. Hayattan bahsederken, izleyici oyalamaz. Bu da daha canlı, daha hayatın içinde hissettirir. Tıpkı "Sıkıcı sessizliği aniden bölen bir öksürük" gibi.

-Kitabın konusu Paris ve Beyrut… Yaşamak istediğiniz iki şehir ve bu konumlarda aradığınız mutluluk. Beyrut’a ‘Orta Doğu’nun Paris’i derler… Aslında birbirinden oldukça farklı iki şehir. Peki, bir insan yaşamak için neden bu kadar birbirinden farklı yerleri seçer? Neden Avrupa’daki iki şehir değil mesela?

Haberin Devamı

Beyrut'un Arap kültürüyle harmanlanmış Frankofon bir şehir olmasının yanı sıra kitabın siyah-beyaz fotoğraflardan oluşmasının temel nedeni iki şehrin farklılıklarını ortadan kaldırmak. Fotoğraflarda diğer renkler olmadığı için şehirlerin modernleşme izleri göze çarpmıyor dolayısıyla benzerlikler ve hatta aynılıklar vurgulanıyor. Mesela fotoğraflardaki yüzlerin ifade benzerliği gibi… Kitabın Fransız Kültür Merkezi'nde açtığımız sergisinde, sergilenen fotoğrafların büyük baskılarının yanında özellikle şehir isimlerini yazmamıştım. Ziyaretçilerden birçoğu Paris'ten fotoğrafları Beyrut'ta çektiğimi zannetmişti. Tam da istediğim gibi!Kitabı oluşturan duygu durumu ise bu iki şehir değil aslında, sadece mutluluk olgusu arayışı. Paris ve Beyrut, kitabın bütünlüğünü sağlayan yardımcı ögeler. Bu arada, ileriki dönemlerde yayımlanacak kitabın devam serisinde Avrupa'da iki şehir olacağı gibi Ortadoğu'dan da iki şehir olacak.

-Kitabı yazarken kendinize sınırlar da koymuşsunuz… Filmlerde gördüğümüz şeftali ve çiçek kokan kadınlar olmayacak, Eyfel Kulesi olmayacak gibi… Ancak hayatın akışında bunların bazıları pek mümkün olmamış. Bu sürprizlerin heyecanı satırlarınızdan belli oluyor. Neden başta bunlara yer vermek istemediniz?

Bu sürprizler, muazzam bir öğreti oldu bana. Bu sebeple bilhassa açıklamalarıyla yer vermek istedim sayfalar arasında. Celaleddin-i Rumi kadar önyargısız olmak isterdim bu hayatta, lakin ben de yaşamın münasebetsiz baskılarından nasibimi alıyorum kimi zaman. Film sektörünün tüm tarihi boyunca süregelen cinsiyetçi vurgusunun Fransız kadınlarına biçtiği erotik imaja tavrımdı bu notum. Fotoğraf paylaşımı sağlayan sosyal medya platformlarının da olumsuz etkisiyle bir hayli bayağılaşmış turistik şehir tanıtım içeriği olmamasını istedim Eyfel Kulesi kararımı verirken. Fakat 1887 senesinde yapımı başlanan bu kule, bana kendini turistlerin göremeyeceği şekilde gösterdi. Zaten olmasını dilediğim gibi oluşacakmış bu fotoğraflar meğer… Önyargılarımın yarattığı kuralları o Eyfel Kulesi fotoğrafımdaki çöp kutusuna atmam gerektiğini öğrenmiş oldum bu neticeyle.

-Çok sevmenize rağmen yeri geldiğinde eleştirmekten de geri durmuyorsunuz bu iki şehri… Hatta bir noktada ‘Ege’ye haksızlık olmuyor mu’ diye de sorguluyorsunuz… İki şehirde gördüğünüz en büyük eksiklikler ya da sorunlar neler?

Kitabın konusu dâhilinde konuşursak; yaşamda, şehirlerde, insanlarda ve hatta bazen bitki örtüsünde bile gördüğümüzü sandığımız eksikliklerin sadece kendimizle alakalı olduğunu düşünüyorum. Neden arayışla uğraştığımı, arayış dürtüsünün keskin etkisini sorguluyorum bu eleştiri ile, yine yardımcı öge olan şehirlerden yardım alarak.

Sahi, bizim evimiz neresi

-Kitabın girişinde “Herkesin rotası evine çıkıyormuş. Peki, evimiz nerede?” diye soruyorsunuz…Sizin rotanız benim anladığım kadarıyla daha çok Beyrut’a çıkmış :) Orayla yaşadığınız aşk çok daha başka. Yanılıyor muyum?

Oysa, tam şu an bana bu iki şehirden hangisinde olmak istediğimi sorsanız ‘Paris’ derdim. Kitabımın okuyucuda/izleyicide yarattığı bu oyunla bir hayli tatmin hissediyorum; ve sürpriz! Bu şehir seçimini yapan sizin bilinçaltınız aslında. Siz bu düşünceye kapılırken ben başka şehirlerde mutluluk dışındaki olgular ve duygu durumları ile evimi aramaya devam ediyorum. Kitabın devamında görüşmek dileğiyle :)

-Peki, Karantina dönemi sizi nasıl etkiledi? Bundan sonrası için ne gibi planlarınız var?

İşte en zor soru geldi! Elimden geldiğince mantıklı olmaya çalışıyorum bu dönemi geçirirken. Ben de herkes gibi ilk haftalarda yoğun ruhsal gelgitler içinde alabora olmamaya çalıştım. Hâlâ sonu belirsiz bir dönem olduğu için daha sakin ve daha korunaklı yaşamaya çalışıyorum. Eski, normal hayatıma kolay kolay güvenle döneceğimi sanmıyorum bir süre daha. Bu global sağlık krizi ile ilgili ne kadar olduğunu bilemediğim bir dozdan fazla düşününce akıl bulanıyor sanırım. Özetle bu dönemi kendimi oyalayarak geçiriyorum diyebilirim. Yayınevim ile kitabımın devam serisinin zamanlamasını seyahat engellerinden ötürü değiştirmek zorunda kaldık. Bu arada okuyucular ile iletişimimi kesmek istemediğim için Kafa Dergisi'nde son altı yıl, her ay yazdığım fotoğraf hikâyelerini derlediğim yeni bir kitabın hazırlığına başladım. Hayatın bundan sonrasını planlamak yerine bugünü aklıselim değerlendirmeye çalışıyorum. Zamanla hep birlikte göreceğiz… Önce gezegenimiz sağlığına dilerim tez zamanda kavuşsun sonra üretimlerimizi her zaman olduğu gibi paylaşmaya devam ederiz zaten.

Sahi, bizim evimiz neresi

Dilan Bozyel ile kısa kısa…

-Bugüne kadar nerelere gittiniz?

Bugüne dek çoğu Ortadoğu, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerine ulaştım.

-Mutlaka tekrar gidip görmek isteyeceğiniz yer neresi olur?

Mekke ve Kahire

-Fotoğraf açısından sizi en çok mutlu eden yer neresi?

Venedik ve Trablusşam

-Fotoğraf çekerken en çok zorlandığınız yer neresi?

Diyarbakır ve İstanbul

-Paris ve Beyrut’ta bahçe katı bir ev mi, çatı katı mı?

Çatı katı!

-Paris’te ve Beyrut’ta en sevdiğiniz mekânlar?

Paris, Sen Nehri köprülerinin altına uzanan merdivenler, Pere Lachaise Mezarlığı / Beyrut, Güvercin Kayalıkları ve Ermeni Mahallesi'nin ara sokakları.

-İki şehre gitmeyi düşünenlere mutlaka ne yapmalarını önerirsiniz?

Önce kitabımı okumalarını :)

-İstanbul’da mutluluk en çok hangi semtte?

Galata, özellikle Mevlevihane'nin arkasındaki Sessizler Evi

-Gittiğiniz yerlerden neler alırsınız genelde?

Yüzük

-Fotoğrafçılıkla ilgilenenlere 3 tavsiyeniz ne olur?

Yalnız vakit geçirmek, sakin düşünmek ve bol gözlem yapmak